Çokuluslu Şirketlerin Dünyasi – Fikret Başkaya

Posted on Kasım 21, 2010

0



“Ekonomik çıkarlar zorunlu olarak yalnız çıkar sahipleri tarafından dile getirildiği halde, diğer çıkarların ardında geniş (bir) topluluk bulunur.” 

Karl Polanyi

Kapitalist sistemin en önemli ayırdedici özelliklerinden biri, onun rekabete dayanıyor olmasıdır. Her kapitalist işletme, aynı alanda faaliyet gösteren firmaların rekabetine maruzdur. Kapitalist işletmeler arasında toplam artı-değerden daha büyük pay alma yarışı, sistemin işleyişinde belirleyici bir faktördür. Piyasada faaliyet gösteren aktörler arasındaki kıyasıya rekabet, her bir kapitalisti, büyümek veya yok olmak ikilemiyle karşı karşıya bırakıyor. Başka türlü söylersek, her kapitalist, sürekli olarak ileriye doğru koşmaya veya sürekli olarak ileriye doğru kaçmaya mecburdur. Vahşi rekabete maruz olan kapitalist işletme, büyümeden ayakta kalamaz. Her seferinde daha çok artı-değer kütlesine el koyabilmek için, sermayesini büyütmek, bu amaçla da sömürü oranını artırmak zorundadır. Sömürüyü artırmanın yolu da, çalışma sürelerini uzatmaktan, çalışma temposunu hızlandırmaktan (buna bilimsel çalışma deniyor…), yeni teknolojileri, daha gelişmiş makina-teçhizatı devreye sokmaktan, her seferinde işçiyi makinayla ikâme etmekten, daha az işçi (canlı emek) yerine daha çok makina (ölü emek) kullanmaktan, veya bunların çeşitli kombinezonlarını devreye sokmaktan geçer. Her bir kapitalist bir çeşit cehennemî bir büyüme girdabına sokulmuş durumdadır.

Kapitalistler arasındaki rekabetle ilgili olarak F. Engels şöyle diyordu: “Rekabet, modern burjuva toplumunda, insanları birbirine saldırtan dörtbaşı mâmur bir savaşın ifadesidir.”1Söz konusu rekabet dinamiği de, iki eğilim ortaya çıkarıyor. Bunlardan birincisi, yoğunlaşmadır. Bazı kapitalist işletmeler diğerleri aleyhine olarak büyürken, zayıflar piyasadan siliniyor, pazar payları büyüklerin eline geçiyor. Bu sürecin her ileri aşamasında, az sayıda firma pazara hakim oluyor. Belirli bir eşikten sonra da tekeller, oligopoller, şimdilerde transnasyonaller denilen dev çokuluslu şirketler ortaya çıkıyor. Fakat, dev şirketlerin ortaya çıkması, sadece şirketin başkaları aleyhine büyümesinin ya da aynı anlama gelmek üzere yoğunlaşmanın sonucu değildir. Büyümenin gerisindeki ikinci eğilim merkezîleşmedir. Büyük şirketler daha da büyüyebilmek için, birleşiyorlar, kendilerinden daha zayıf olan şirketleri satın alı-yorlar. Bu satın alma gönüllü veya zorla, tehdit ve şantajla, mafya yöntemleriyle, vb. olabiliyor. Velhasıl, çeşitli yollar ve mekanizmalarla büyükler küçükleri yutuyor. Türkçe’de söz konusu şirket birleşmesine şirket evliliği,Fransızcada fusion, İngilizce’de merger deniyor. Bu süreç, son dönemde iyice hızlanmış durumdadır. Giderek, her üretim alanına küresel planda faaliyet gösteren az sayıda dev şirket veya yaygın kullanımla transnasyonal firma veya mega-firma egemen oluyor ve bu süreç hızını artırarak yol alıyor. “Birleşik Devletlerde otomobil îmal eden firmaların sayısı 1909’da 265 iken, 1921 de 88’e, 1926’da 44’e, 1937’de 11’e, ve 1955’de 6’ya düşmüştür. Büyük Britanya’da 1922 de bu sanayi kolundaki firma sayısı 88, 1929 da 31, ve 1956’da 20 idi, bunun da 5’i toplam üretimin %95’ini sağlamaktadır.”2 “Amerika’da demir şirketlerinin sayısı 1880’de 735 iken, 1950’de 16’ya düşüyor”.3 İleriki sayfalarda yoğunlaşmanın ve merkezileşmenin son dönemde ulaştığı boyutlar üzerinde duracağız. Geçerken şu kadarını söyleyebiliriz ki, kapitalist üretim tarzı, rekabete dayanıyor ve rekabet tekelleşmeyi doğuruyor. Fakat tekelleşme ne kadar büyürse büyüsün, rekabet ortadan kalkmıyor. Aksi halde kapitalizm diye bir şey de olmazdı…

Kapitalist rekabet sadece firmaların sürekli büyümesi ve az sayıdaki firmanın pazara hakim olması sonucunu doğurmuyor, aynı zamanda teknolojik yenilikler yönünde de baskı yaratıyor. Zira, en ileri teknolojilere sahip olan firma veya firmalar, piyasada avantajlı duruma geliyor. İleri teknoloji maliyetleri düşürerek, ileri teknolojiye sahip olan işletmenin toplam artı değerden daha büyük pay almasını sağlıyor. Zira, pazarda her zaman bir ortalama fiyat oluşur. İleri teknoloji kullanan firma veya firmalar, diğerlerinden daha küçük birim maliyetle üretim yapabildikleri için, ürünlerini piyasada oluşan ortalama fiyattan sattıklarında aşırı kârlar elde ederler. Başka türlü söylersek, teknolojik olarak daha geri firmalardan ileri teknolojiye sahip olan firmalar lehine bir artı-değer transferi gerçekleşir. Bu ekseri gözden kaçan önemli bir teorik sorundur… Elbette kapitalist bir işletmenin aşırı kâr sağlamasının yegane yolu, ileri teknolojiye sahip olmak değildir. Pazar gücü de aşırı kâr sağlamaya imkân veriyor. Bu da fiili veya yasal nedenlere dayanabilir. Bir üretim alanına girmek, çok büyük sermaye yatırımı gerektirebilir, ya da, belirli firmalar devlet tarafından kayrılır, söz konusu alana girişler yasal olarak kısıtlanarak veya yasaklanarak, belirli firmalar pazarda avantajlı duruma getirilebilir.

“Esasen, büyük bir pazar gücüne sahip bir üretim dalının yüksek kâr oranı yanılsama yaratmamalıdır. Zira, kârı yaratan pazar gücü değildir. Pazar gücü, sadece işçilerin tamamı tarafından yaratılan artı-değerin o üretim dalı lehine olarak yeniden bölüşümüne imkan verir. Aynı şekilde, herhangi bir üretim dalında teknik planda ileri bir işletmenin yüksek kârı da, yanılsama yaratmamalıdır. Zira, ileri teknolojiyi içeren makina hiç bir artı-değer ve kâr yaratmaz: Hiç bir ilave yapmadan, değeri üretilen mala geçer. En etkin işletmelerin yüksek kârı, işçilerin yarattığı artı-değere denk düşer. Ama, bunun zorunlu olarak (veya tamamen) o işletmelerin ücretlileri tarafından yaratılması gerekli değildir. Aslında, özel bir kapitalist tarafından ileri tekniklerin kullanılması, o işletmeyi rakipleri karşısında avan-tajlı duruma getirir ve işçilerin tamamı tarafından ve sadece işçi-ler tarafından yaratılan artı-değerin az çok büyük bir bölümüne el koymasını sağlar”. 4

Kapitalist rekabet, teknolojik yenilenme yönünde bir baskı ve eğilim de ortaya çıkarıyor. Teknolojik yenilikleri ilk defa uygulayan firmalar, diğerleri aleyhine olarak daha çok büyüyor ve az sayıda firmanın pazara hakim olmasıyla sonuçlanıyor. Fakat, çelişik olarak, tekelleşme, teknolojik yeniliklerin önünde bir engel de oluşturabiliyor. Bir başka önemli husus da, her teknolojik devrim sonunda yeni firmaların ortaya çıkması ve eski teknolojilere dayalı kapitalist işletmelerin gözden düşmesi, pabucunun dama atılmasıdır. Buharın ve kömürün enerji kaynağı olduğu dönemin gözde sanayileri farklı, petrol ve elektriğin enerji kaynağı olarak kullanıldığı ikinci sanayi devrimi döneminin dinamik ve gözde sanayileri, ürünleri ve işletmeleri farklıydı. Son dönemde enformasyon ve komünikasyonteknolojilerinin en dinamik sektörleri oluşturması gibi…

Şimdilerde az sayıda dev şirket, dünya üretimini, tüketimini, velhasıl insanlığın kaderini belirler duruma gelmiş durumdadır. Birinci alt-bölümde Dünyanın yeni efendileri durumuna gelen dev şirketlerin macerası anlatılacak. İkinci alt-bölüm, az sayıdaki mega-şirketin böylesi bir güç ve etkinlik sağlamasının ne anlama geldiğine açıklık getirmeyi amaçlıyor. Fakat, dünyanın yeni efendileri insanlığın kaderini bir başına belirlemiyor. Yeni efendilerin dünyanın beşeri ve doğal kaynaklarını yağmalamasını kolaylaştıran, onların önünü açan, olup-bitenleri meşrulaştıran başkaları da var. Bu sorun kitabın VI. Bölümünde ayrıca ele alınacak. Sömürü ve yağmanın koşullarının oluşturulmasında ve meşrulaştırılmasında etkili olan Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB) ve Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) pis misyonu izleyen bölümde tartışma konusu yapılacak. Zira, bunlar sadece finansal akımları yöneten, yönlendiren, işleyiş kuralları koyan örgütler değildir. Aynı zamanda neoliberal ideolojik tezleri de mayalandırıp, pazarlayan ve yeryüzünün lânetlilerine dayatan, emperyalizmin hizmetindeki örgütlerdir…

1.  ‘Dünyanın Yeni Efendileri’: Transnasyonal Şirketler.

Çokuluslu şirketler esas itibariyle, sanayi devrimi sonrasında fabrika sanayiinin, büyük ölçekli üretimin ve yeniden üretimin mümkün olduğu dönemde ortaya çıktı. XIX. yüzyılın sonuna gelindiğinde, dünyanın beşeri ve doğal kaynaklarını ele geçirmek üzere, devasa şirketler arasındaki rekabet derinleşti. Ekseri her biri kendi ‘ulus-devletinin’ gücünü de arkasına alarak, dünya pazarını fethe çıkmışlardı. Büyük sanayinin ihti-yacı olan hammaddeleri, enerji kaynaklarını, gıda maddelerini ele geçirmek, pazarları rakiplere karşı korumak, yeni pazarlar elde etmek, Avrupa ve Amerikan kökenli büyük şirketlerin başlıca kaygısı haline gelmişti. İşte bu mücadele iki büyük emperyalistler arası savaşın nedeniydi. Japon devletinin kanatları altında palazlanan Mitsui ve Mitsubishi gibi büyük firmalar da, bu dönemde sahneye çıkmış, kurtlar sofrasına dahil olmuşlardı…

Kapitalist üretimin ve yeniden üretimin aktörleri olan bu günün dev kapitalist işletmeleriyle, daha XVI. yüzyılda Uzak Asya’da, Afrika ve Amerikalarda faaliyet gösteren British East India Trading Company türü şirketler arasında bir süreklilik olduğunu sanmak doğru değildir. Bugünkü çokuluslu şirketler, doğrudan sanayi kapitalizminin ürünüdür. ‘Klasik sömürgecilik’ dönemindeki şirketler, doğrudan sömürgeci devletler tarafından kurulmuşlardı ve dünya ticaretinden daha büyük pay almanın ve yeni sömürge toprakları elde etmenin, velhasıl ‘klasik sömürgeciliğin’ araçlarıydılar. Bu dönemde devletlere borç verme yöntemi de önemliydi ve bu yöntem, hem yüksek faiz elde etmeye, hem de borç verilen devletleri ‘yarı-sömürge’ statüsüne indirgemeye yarıyordu. Daha Birinci Emperyalist Savaş öncesinde dünya pazarı az sayıdaki Amerikan ve Batı Avrupa kökenli dev şirketler arasında tam bir savaş alanına dönmüştü. Ünlü iktisatçı Frédéric F. Clairmont, siyasal ve ekonomik gücün nasıl bir avuç dev şirket tarafından gasp edildiğini anlatırken, Alman AEG’nin kurucusu Walter Rathenau’nun bir sözünü hatırlatıyor: “Birbirlerini şahsen tanıyan üçyüz adam Avrupa’nın ekonomik kaderini elinde tutuyor ve kendi aralarından mirascılarını da seçiyor”.5 Clairmont şöyle devam ediyor: “O dönemden sonraki değişiklikler öyle bir hal almış durumda ki, Avrupa’daki söz konusu üçyüz, şimdilerde yüzellinin de altına düşmüş durumda.6 Bu dönemde söz konusu şirketlerin dış yatırımlarının %60’ı Latin Amerika, Asya, Afrika ve Ortadoğu’da toplanmıştı. Tekelci ve oligopolcü birleşmeler (füzyonlar), satın almalar daha o dönemde hızlanmıştı. Tarımsal endüstri (agribusiness) alanında faaliyet gösteren ABD kökenli United Fruit Company daha 1899 yılında ABD’ye yönelik muz ithalatının %90’ını sağlıyordu… Hollanda kökenli Royal Dutch/ Shell de, birinci emperyalistler arası savaş arefesinde Çarlık Rusya’sı petrolünün %20’sini çıkarıyordu… İki savaş arasında büyük ABD şirketleri Avrupa kökenlilere göre durumunu daha da iyileştirdi. İkinci savaş sonrasının ilk iki on yılında ABD çokulusluları, dış yatırımlarda tartışmasız üstünlüğe sahipti. Savaş sonrasında ulaşım ve iletişim ve bilgisayar teknolojilerindeki gelişmenin yarattığı ivmeyle, büyük şirketler mega- şirketler olma yoluna girdiler.

Çokuluslu veya Transnasyonal denilen şirketlerin sayısı, 1970 de 7000 kadardı. Birleşmiş Milletler Örgütü’nün verdiği son rakamlara göre, bu sayı şimdilerde 60.000 civarındadır ve söz konusu şirketler yaklaşık 1.500.000 kadar şubeleriyle dünyayı bir örümcek ağı gibi kuşatmış durumdadırlar.7 Dünyadaki en büyük 100 ekonomiden sadece 45’i devletler, geriye kalanı çokuluslu (transnasyonal) şirketler oluşturuyor. Söz konusu şirketlerden en büyük ilk 15’inin gayri sâfî geliri 120 ülkenin Gayri Sâfî Yurt İçi Hasılasından (GSYİH), kabaca milli gelirinden daha büyük! En büyük transnasyonal şirketler arasında ABD kökenliler ön sıralarda yer alıyor (Gerenal Electric, Ford, Exxon, General Motors, IBM, Mobil). İlk 200 şirket, dünya ekonomik faaliyetinin dörtte birinden fazlasını gerçekleştiriyor. 1982 de en büyük 200’ün satışları dünya Gayri Sâfi Hasılası’nın (GDP) %24,2’sini oluştururken, bu oran bu gün %28, 3’e yekselmiş görünüyor. İlk 200’ün toplam satışları, en büyük ekonomik gücü temsil eden 9 devlet dışında kalan 182 ülkenin satışlarından daha fazla… Daha 1990’lı yılların ilk yarısında, 6 çokuluslu şirket dünya otomobil lastiği üretiminin %85’ini, 5 otomobil üreticisi firma dünya üretiminin %50’sini, sadece 2 şirket kahve üretiminin neredeyse tamamını, tek bir grup (Intel) dünya mikroprosesör üretiminin %60’nı, 4 şirket telekomünikasyon ürünlerinin %70’ini, sadece 7’si dünya hububat ticaretinin %77’sini gerçekleştiriyor. Boeing ve Airbus iki-lisi dünya sivil havacılık alanının %95’ine hâkim…

İlk on dev transnasyonal şirketin 6’sı Japon kökenli, sadece 3’ü ABD kökenli. İlk 200’e dahil olan 59 ABD kökenli çokuluslu şirket, dünya satışları toplamanın %28’ini gerçekleştiriyor. Bu en büyük 200’ün 186’sının ana şirketleri, 7 emperyalist ülkede (Japonya, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda ve İsviçre) bulunuyor. İlk 200 ligine dahil olabilen sadece üç ‘Üçüncü Dünya çokuluslusu’ var: Güney Kore, Çin ve Brezilya… Şimdilerde dünya ticaretinin üçte biri çokulusulu şirketlerin şubeleri arasında gerçekleşiyor. İkinci üçte bir, çokuluslu şirketler arasında gerçekleşiyor. Geriye kalan üçte bir de, bilinen anlamdaki uluslararası ticarete denk düşüyor…

Dünya sıralamasında 12’inci olan Wal-Mart, dünyanın 161 ülkesinden daha büyük ekonomik güce sahip ki, bu 161 ülkeye, Polonya, Siyonist İsrail ve Yunanistan da dahildir… Sadece Mitsubishi, dünyanın en çok nüfuslu dördüncü ülkesi olan Endonezya’dan daha büyük ekonomik güce sahip… Ford, Güney Afrika Cumhuriyetinden, General Motors Danimarka’-dan, Toyota da Norveç’ten daha büyük ekonomik gücü temsil ediyor… En büyük 200’ün ekonomik gücü dünya nüfusunun beşte dördünden daha büyük. Birleşmiş Milletler Örgütü’nün verdiği rakamlara göre, dünya gelirinin %85’ine dünya nüfusunun beşte biri tarafından el konuyor. Geriye kalan beşte dört de (4/5) %15’ine sahip! İşte, şimdilerde adından çok söz edilen Küresel Köy’ün manzarası böyle. Böylesi eğilimler geçerliyken, iki yüz kadar şirket dünyanın nesi var nesi yok yağmalarken, insanlığın kaderini belirlemeye devam ederken, yıkıcı eğilimler zincirlerinden boşalmışken, Küresel Köy’den söz etmek ne anlama geliyor? İnsan havsalasının bile zorlayan, böylesi eşit-sizlikler, toplumlar ve toplum sınıfları arasına yüksek duvarlar örmeye devam ederken, Küresel Köy diye bir şey mümkün müdür?

2.  ‘Efendilerin’ Marifetleri…

Bu kitabın ikinci bölümünde açıklanmaya çalışıldığı gibi, kapitalist üretimin ortaya çıkardığı tüm kötülüklerin gerisinde, üretimin insan ihtiyaçlarını karşılamakaygısına yabancılaşması yatıyor. Üretim, kâr sağlamak, sağlanan kârı da daha çok kâr sağlamak üzere yeniden yatırıma dönüştürmek ve bunu her seferinde genişletilmiş bir ölçekte tekrarlamak, sermayenin üretimi, yeniden üretimi biçimini alıyor. Sürekli olarak sermaye üretmek ve onu durmadan büyütme zorunluluğuda, toplumsal, ekolojik, kültürel yıkımla sonuçlanıyor. Kapitalizmin her ileri aşaması, dar ve giderek daralan bir ayrıcalıklılar azınlığı için zenginlik yaratırken (Bunun ne anlama geldiği ileride tartışma konusu yapılacak), insanlığın ezici çoğunluğunu yoksullaştırı-yor, yoksunlaştırıyor, çaresizleştiriyor, doğal çevreyi tahrip edip, ekolojik riskleri büyütüyor, birikmiş kültür hazinelerini yağmalayıp yok ediyor, ulaştığı her yere kapitalist birikimin kör mantığını dayatıyor, üstelik bütün bunlar da, sistemin başarısı olarak sunulabiliyor…

Çokuluslu şirketler dünya üretiminin çok büyük bir bölümünü gerçekleştiriyor, ama, dünya insanlarının sadece sembolik bir bölümü için istihdam yaratıyor. Yok ettiği istihdam her zaman yarattığından daha büyüktür. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansının (UNCTAD) ve Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) verdikleri rakamlara göre, söz konusu şirketlerin dünya ölçeğinde yarattığı doğrudan istihdam sadece 73 milyondur. Bu rakam, dünyada çalışabilir nüfusunun yaklaşık %3’ü demektir. Bu oranın iki veya üç katı kadar da dolaylı istih-dam yaratıldığı varsayılsa bile; bu, dünya işgücünün %10’unun altında kalıyor. Her seferinde sömürü olanaklarının yüksek olduğu ülkelere doğru genişleyen yağmacı çokuluslu şirketler, her seferinde daha çok insanı işsiz bırakırken, giderek daha az istihdam yaratıyor. Nitekim, en büyük 300 şirket, 1989’da 1980 dekinden daha az işçi çalıştırıyordu. ABD kökenli çokuluslular, 1982-1993 aralığında ABD de yaklaşık 750 bin kişiyi işten çıkardıkları halde, ucuz işçi cenneti Üçüncü Dünya Ülkelerinde ve diğer yerlerde, sadece 345 bin yeni istihdam yarattılar… Bu durum, işçi haklarının da daha çok budanmasıyla sonuçlanıyor. Nitekim, sermayenin kaçtığı ülkelerde işsizliğin artması, çalışanlar üzerindeki baskıyı artırıyor, sendikal hakları ve mücadeleyi aşındırıyor. Grev ve toplu sözleşme yapma, ücretleri ve çalışma koşullarını iyileştirme mücadelesi zaafa uğruyor. 1993’de ABD’deki grev sayısı, 1970 dekinin onda birine ge-rilemiş durumdaydı.8 Fakat, son derecede olumsuz koşullarda olsa bile, Üçüncü Dünya’nın ucuz işçi cennetlerinde yaratılan istihdam yeterli olmaktan çok uzaktır. Richard R. Barnet, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da her yıl emek piyasasına 38 milyon yeni insanın iş bulmak üzere girdiğini yazıyor.9 1975-1992 aralığında, çokuluslu şirketler tarafından gerçekleştirilen doğrudan yabancı sermaye yatırımları yedi kat arttığı halde, yaratılan istihdam iki katın altında kaldı.10

Çokulusluların kârları hızla artarken yarattıkları istihdam aynı oranda artmıyor. En büyük 200’ün kârı 1990-1995 aralığında %75 oranında artarken, aynı şirketler aynı dönemde çalıştırdıkları işçi sayısını %4 azalttılar. Söz konusu 200 şirket, dünya ölçeğinde sadece % 0.75 istihdam yaratmıştı ki, bu sayı 19 milyonun altındadır. Aynı 200’ün dünya üretiminin dörtte birinden fazlasını temsil ettiklerini hatırlamak önemlidir. Kâr artışı, işsiz sayısındaki artışla at başı gidiyor! Fransız kökenli bir çokuluslu olan Michelin, 1999 yılının ilk çeyreğinde kâr oranının %17 arttığını ilan etti, hemen arkasından da izleyen üç yılda 7500 işçinin (toplam işçilerin %10’u) işine son verileceğini açıkladı. Michelin yönetiminin işçi çıkarma ‘müjdesini’ (!) verdiği ilk gün şirketin borsadaki değeri %10,56, ikinci gün de %12,53 oranında arttı…

Birleşmiş Milletler Örgütünün verdiği rakamlara göre, Çokuluslu Şirketlerin Üçüncü Dünya’daki şubeleri tarafından yaratılan istihdam, bu ülkelerdeki işgücünün %1’inden daha az olduğunu ortaya koyuyor. Aslında bir çok çokuluslu şirket, doğrudan yatırım yapmak, istihdam yaratmak yerine, taşeron sistemini yeğliyor. Ayakkabı alanında ünlü bir çokuluslu şirket olan Nike’nin, Endonezya ve Çin’de doğrudan çalıştırdığı işçi sayısı 16 000’in biraz altında olduğu halde, bu iki ülkede taşeron şirketlerde çalışan işçi sayısı 200 000 civarındaydı. Elbette bir çokuluslu şirketin herhangi bir Üçüncü Dünya Ülkesine sermaye yatırımı yapması için,olmazsa olmaz koşullar olmalıdır… Bir kere ücretler alabildiğince düşük ya da aynı anlama gelmek üzere, sömürü oranı olabildiğince yüksek olmalı. Bu konuda en çok bilinen örneklerden biri, Nike’nin ilk defa geldiği, yatırımlarını kaydırdığı Güney Kore ve Tayvan’da ücretlerin 1980’lerin sonuna doğru artması üzerine, buradaki ‘yatırımlarını’ hemen daha ucuz işgücü sunan Tayland, Filipinler ve Vietnam’a yeniden kaydırmasıdır… Bu konuda bir Nike yetkilisi şöyle diyordu: “Emek maliyetini göz önüne alarak, ortaklarımızın daha enteresan ülkelere uyum sağlamasına yardımcı oluyoruz…” Bir başına düşük ücretler de yeterli koşul değildir. Aynı zamanda sendika gibi ‘kötülükler’ de olmamalı, sosyal koruma, sosyal güvenlik mevzuatı olabildiğince ‘gevşek’ olmalı. Şüphesiz, hiç olmaması tercih sebebidir… Aynı şekilde emperyalist ülkelerdeki gibi çevre koruma mevzuatının ve çevre duyarlılığının olmaması da bir başka tercih sebebidir. Hükümetlerin yabancı sermaye teşvikleri ve vergi muafiyetlerini ve yağmacılara sundukları başka avantajları da unutmamak gerekir.

Fakat hepsi bu kadar değil, efendilerin lütfedip bir Üçüncü Dünya Ülkesine teşrif etmeleri için, asgarî bir alt-yapının mevcudiyeti de gereklidir. Asgari düzeyde yetişkin insan gücü, ulaşım ve haberleşme olanağı, vb. Bu da demektir ki, söz konusu ülkenin sömürü için gerekli koşulları önceden hazırlaması, bu amaçla da eğitime, alt-yapıya yeterli yatırımları yapmış olması gerekiyor… Durum böyle olduğu halde, Üçüncü Dünya yönetici elitlerinin yabancı sermaye çekme konusunda fanatik bir tavır içinde olmaları nasıl açıklanabilir? Bu ülkelerin yozlaşmış üst-düzey devlet bürokrasileri veya siyasi kadroları, bu tür durumlarda rüşvet (komisyon) alma olanağına, yerli ortak şirketler (bunlara ‘joint-ventures’ deniyor!) ve taşeron firmalar da, yüksek kârlar elde etme imkânına kavuşuyorlar. ‘Kendi’ ülkelerinin yağmalanmasından pay alıyorlar ve yağmanın sürmesinde çıkarları var. Bu yozlaşmış, mafyalaşmış, dar elitlerin çıkarı bir de ülke çıkarı (milli mefaatlerin bir gereği) ve/veya kalkınma olarak sunulabiliyor…

1990’lı yıllarda yabancı özel sermaye yatırımlarında büyük bir artış oldu. Bu sermayenin en büyük bölümü de portföy yatırımı denilendi ve daha çok spekülatif amaçlarla hareket eden sermayeydi. Her ne kadar 1990’lı yıllarda söz konusu yatırımlar 1970’lerdeki seviyenin yedi katına çıksa da, bu bir yakalama operasyonu sayılabilir. Zira, 1980’li yıllarda yabancı sermaye yatırımları neredeyse yerinde saymıştı. Çin dışında kalan Üçüncü Dünya Ülkelerine yönelik sermaye akışı 1990-1998 aralığında bile, 1975-1982 döneminin altındaydı. 1990’lı yılların başında söz konusu ülkelere yönelen sermayenin yaklaşık %40’ı kısa vadeli, spekülatif amaçlı ‘uçan sermaye’ de denilen finans sermayesiydi. Hatırda tutulması gereken bir husus da, bu tür sermayenin de ‘yükselen ülkeler’ (emergent markets) denilen az sayıda ülkeye yönelmesidir. Bu ülkelerde özelleştirmeler sonucu kamu hizmetleri aşındırılırken ve neoli-beral politikalar sonucu sermaye yatırımları gerilerken,sıcak para girişlerinde önemli bir artış yaşandı. Bu tür sermaye girişleri akıl almaz kârlar sağlamanın aracına dönüştü. Doğrudan yatırımların üretim artırıcı bölümü sadece toplam içinde önemsiz değildi elbette, üretim kapasitesini büyüten gerçek anlamdaki yatırımlar daha çok şimdilerde Kuzey denilen emperyalist ülkelerde toplandı. Bu tür yatırımların ancak %30 kadarı Üçüncü Dünya’da gerçekleşti (Doğu Avrupa ülkeleri dahil). Bu yatırımların da dörtte üçünden fazlası başta Çin olmak üzere, on ülkede toplandı. Bir başına Çin, Güney Doğu Asya’ya yönelik yatırımların üçte ikisini aldı. Toplamın yarısını üç ülke aldı: Çin, Brezilya, Meksika.

Yabancı sermaye hareketlerindeki bu artışa rağmen, dünya ölçeğinde üretim kapasiteleri, istihdam ve gelir artışı arasındaki uyumsuzluk veya terslik nasıl açıklanabilir? Bir kere, daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, söz konusu sermaye hareketleri, daha çok spekülatif amaçlı, kısa vadeli finans akımlarıdır; ikincisi, söz konusu akımlar daha çok maddi yatırım amacıyla değil, şirket satın almalarında ve birleşmelerde (merger) kullanıldı. Bir büyük şirket bir başkasıyla birleştiğinde, ya da bir şirket bir başkası tarafından satın alındığında, ekseri ilave bir üretim ka-pasitesi yaratılmış olmaz veya yaratılan ‘yeni kapasite’ önemsizdir. Burada söz konusu olan, sadece sahibin değişmesidir. Mülkiyet değişimi dışında kayda değer bir yenilik söz konusu değildir. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, sermayenin uluslararası planda merkezileşmesidir. UNCTAD’ın verdiği rakamlara göre, dünya ölçeğinde gerçekleşen şirket evlilikleri (birleşmeler) ve satın almalar toplam sermaye hareketlerinin (doğrudan yabancı sermaye yatırımları denilen) yarısı ile üçte ikisi arasında seyreden bir orana ulaşmıştı. 1992-1997’yi kapsayan dönemde söz konusu ‘doğrudan sermaye yatırımlarının’ %72’si birleşme ve satın almalardan ibaretti. Üçüncü Dünya Ülkelerinde IMF ve Dünya Bankasının dayatmalarıyla özelleştirmeler, yerli şirketlerin ve kamu hizmetlerinin büyük çokuluslu şirketler tarafından satın alınmasıyla (yağmalanmasıyla) ve daha az oranda da birleşmelerle sonuçlanıyor. Bir fikir vermek için, neoliberal politikaların en fanatik uygulama alanı bulduğu Şili’de 1980’li yıllarda yabancı sermayenin %73’ü, özelleştirme kapsamındaki şirketlerin satın alınması için kullanılmıştı. Bu oran, 1990- 1995 aralığında Arjantin’de %80’lere kadar yükselmişti… Bir ülkenin kamusal ve özel tüm işletmeleri çokuluslu şirketler tarafından satın alındığında, söz konusu ülkeye devâsâ bir yabancı sermaye girişi olduğundan söz edilecektir. Oysa, söz konusu olan ‘yerli işletmelerin’ yabancıların eline geçmesi, dev şirketler tarafından ülke ekonomisinin yutulması, geleceğinin karartılmasıdır. Böyle bir durum gerçekleştiğinde bunu bir başarı olarak sunmak ne anlama gelebilir?

Çokuluslu şirketlerin, dünyanın beşeri, doğal, kültürel ve entellektüel zenginliğini yağmalamasını, modernleşme, ilerleme, ‘çağdaşlaşma’, ekonomik büyüme, kalkınma, vb. olarak sunmak, bir egemen ideoloji kategorisidir. Bu tür söylemlere kendini kaptırmak, dünyaya yağmacıların gözüyle bakmaktır. Aslında ideolojik yanılsama yaratan söz konusu kavramlar ve söylemler, sömürüyü, yağmayı, talanı meşrulaştırma ve kabullendirme işlevi görüyor. Gerçek dünyada olup-bitenlerin üstünü örtmeye yarıyor. Üçüncü Dünya’nın her türlü zenginliğinin emperyalist dünyanın ‘yeni efendileri’ tarafından yağmalanması, zenginliğin emperyalist merkezlere taşınması, olağan, gerekli, üstelik arzulanır bir şey, bir ilerleme ve modernleşme kategorisi olarak sunuluyor. Bu aşamada, birilerinin diğerleri lehine nasıl yoksullaştırıldıkları, ‘yeni efendilerin’ marifetleri üzerinde biraz daha durabiliriz.

Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, bu işletmelerin dünyanın ‘bit pazarında’ satılması gibi bir şeydir. Bunların ‘bit pazarına’ düşmesinde de, IMF ve benzerlerinin rolü önemlidir. Uzun yılların birikimi olan kamu işletmelerinin (Türkiye’de bunlara KİT deniyordu), yok pahasına satılması, küresel elit, küresel elitin akıl hocaları, sözcüleri, Üçüncü Dünya’nın ‘aydın’ denilen azgelişmiş diplomalıları ve yozlaşmış yöneticileri tarafından büyük bir başarı olarak sunuluyor… Oysa bu tür bir ‘operasyon’ söz konusu ülkenin üretici ulusal potansiyelinin önemlice bir bölümünün feda edilmesi demektir. Çokuluslu şirketler, ya Üçüncü Dünya Ülkelerinde şubeler açıyorlar, ya da ‘serbest üretim bölgeleri’ denilen yerlerde faaliyet gösteriyorlar. Bu ikinci yöntemle çokuluslu şirketler, ‘kendi evlerindeymiş gibi’ hareket etme olanağına kavuşuyorlar. Son dönemde, ABD kökenli çokulusluların dış yatırımlarının önemli bir bölümü, Meksika’da, maquiladoras denilen ‘serbest üretim bölgesine’ yerleşmiş durumda. ABD-Meksika sınırının hemen gerisindeki maquiladoras’larda gerçekleşen üretimin %90’ı ABD’ye ihraç ediliyor. ABD çokuluslu firmalarının sınırın bu tarafında değil de öte tarafında faaliyet göstermeleri, bunların Meksikalıları merak ettiğinden, onları kalkındırmak gibi, hâlisane duygular ve kaygılar taşıdıklarından, kendi zenginliklerini Meksikalılarla paylaşmak istediklerinden, oraya ‘ileri teknoloji’ taşıma arzularından değil… Oraya gidişlerinin bir tek amacı var: Aşırı kâr sağlamak… Japon çokulusluları Malezya’ya, Tayland’a, Endonezya’ya, Filipinlere, Çin’e, vb., Batı Avrupa kökenli çokuluslular “eski Doğu Bloğu” ülkelerine, vb. aynı amaçla gidiyorlar… Meksika’daki ‘serbest üretim bölgesindeki’ Amerikan firmalarında işçi saat ücretleri 1,64 dolar iken, aynı şirketin ABD’deki işyerinde saat ücreti 16,17 dolar… Vergi oranları da öyle, çevre koruma mevzuatı daha ‘gevşek”, kâr transferi çok kolay…

Bangladeş, Tayland, Filipinler, Türkiye, ya da benzer durumdaki ülkelerde üretilen ucuz emek ürünü mallar, emperyalist merkezlere zenginlik transferini sağlıyor. Bu ülkelerden birinde üretilen bir gömlek, 3 dolara Batılı bir şirkete satılıyor, gömleği alan onu ‘ünlü moda mağazalarında’ 30 dolardan satıyor. Yoksul ülkede yaratılan her 1 dolarlık zenginlik, emperyalist dünyaya 10 dolar olarak yansıyor. Bunun anlamı, Batılı ülkelerin hiçbir maddi üretim yapmadan, yoksul ülke aleyhine olarak zenginleşmesidir. Bir başına bu örnek bile, birinin zenginliğiyle diğerinin yoksulluğu arasındaki belirleyicilik ilişkisini ortaya koymaya, zenginlik-yoksulluk uçurumunun neden sürekli olarak büyüdüğünü göstermeye yeter… Yapılan bazı tahminler, ‘serbest üretim bölgelerindeki’ konfeksiyon işletmelerinde, malın toplam değerinin sadece %2’sinin ücret olarak ödendiğini ortaya koyuyor…11

Çokuluslu şirketlerin pek göze çarpmayan bir soygun yöntemi de tranfer pricing denilen fiyat manipülasyonudur. Aslında dünya ticaretinin üçte birinin çok uluslu şirketlerin iç ticareti haline geldiği son dönemde, fiyat manipülasyonu sonucu gerçekleşen zenginlik transferinin veya aynı anlama gelmek üzere, sömürünün devâsâ boyutlara ulaştığını tahmin etmek zor değildir. Çokuluslu bir şirket, dışarıdaki bir şubesine sattığı bir girdinin fiyatını yüksek gösteriyor. Azgelişmiş ülkedeki şubeden gelen girdinin veya malın fiyatını düşük gösteriyor. Bir azgelişmiş ülkedeki şirket şubesinde üretilen bir malın düşük faturalandırılması, ana şirketin daha az vergi ödemesine imkân veriyor. Bunun tersi geçerli olduğunda da, ana şirket, Üçüncü Dünya’daki bir şubesine sattığı bir makina, teçhizat, ara-malı, vb. yüksek faturalandırılarak, yapay olarak söz konusu ürünün fiyatını yükseltiyor. Bazı araştırmalar, çokuluslu şirketlerin fiyat manipülasyonlarıyla sağladıkları ‘gizli kârların’ resmen ilan edilen kârın %20 siyle, %30’u arasında seyrettiğini ortaya koyuyor. Elbette bu tür pratiklerin sadece ana şirketle Üçüncü Dünya’daki şubeler arasında gerçekleşmesi gerekmez. Çokuluslu şirketin “iç ticareti’ söz konusu olduğunda, bunun diğer şubeler arası ticarette de geçerli olması doğaldır.12 Bir ‘ana şirket’, Üçüncü Dünya’daki bir şubesinde yüksek kâr sağladığında ve onu orada yatırmak (yeniden yatırım) istemediğinde, şube tarafından ana şirketten yapılan ithalat fiyatları şişirilerek, gizli bir transfer sağlamak mümkün oluyor. Latin Amerika ve Hindistan’da Eczacılık alanında faaliyet gösteren çokuluslu şirket şubelerinden yapılan transferlerle ilgili 1970’li yıllara ait rakamlar, bu konuda fikir verecek nitelikte: Latin Amerika’daki şubelere girdiler yaklaşık %155 oranında yüksek fatura edilirken, bu oran Hindistan’daki şubeler için %124 ile %147 arasında değişiyordu.13

Yabancı sermayenin ve yabancı sermaye yatırımlarının ‘timsâli’ olan çokuluslu şirketlerin dünya ölçeğindeki yağma ve talanını meşrulaştırmak üzere ileri sürülen bir argüman da, söz konusu şirketlerin teknoloji transferi yoluyla, Üçüncü Dünya’nın kalkınmasına ‘katkı yaptıklarıyla’ ilgilidir. Aslında, uzaktan bakıldığında mâkul ve mantıklı gibi görünen şeylerin, yakından bakıldığında pek de öyle olmadıkları sonucu ortaya çıkabiliyor. Yabancı sermaye yatırımları yoluyla sağlanan temasın, azgelişmiş ülkelerde teknolojik düzeyi yükselterek, bu ülkelerle diğerleri arasındaki kalkınmışlık farkının kapanacağı iddiası, ekseri kabul gören bir argümandır. Elbette tarih boyunca farklı uygarlıklar arası temas, bunların birbirlerinden iktibas yapmalarına imkân veriyordu, Böylece bir yakalama mümkün olabiliyordu, oysa, kapitalizm söz konusu olduğunda bu tür bir kesinlik yoktur. Zira, kapitalist sistemde teknoloji, insanlar daha az yorulsunlar, daha az çaba harcayarak daha çok üretsinler, fizikî çalışmanın külfet ve zahmetinden daha az etkilensinler diye üretilmiyor. Kapitalist daha çok kâr etsin diye üretiliyor ve yegane amaç her seferinde daha çok artı-değere (kâra) el koymaktır. Bu tür bir yaklaşım geçerliyken, teknolojik ilerlemeyle toplum refahı arasında olumlu yönde bir ilişkinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Teknoloji ilerledikçe, söz konusu teknolojiye sahip olanların sömürü, yağma ve talan olanakları, gücü ve iktidarı büyüyor, ama, bir bütün olarak insanlık durumunda bir iyileşme ortaya çıkması kesin değildir. Dolayısıyla, kapitalist mantık ve işleyiş geçerliyken yakalama değil, kutup-laşmagerçekleşiyor.

Kaldı ki, sermayenin kendiliğinden hareketi, kalkınma yaratmaz. Zaten kalkınmadan anlaşılan da ekonomik büyümedir, oysa, bu ikisi özdeş olgular veya süreçler değildir. Kalkınma ancak uzun vadeli bilinçli bir siyasî projenin eseri olabilir. Bu bakımdan, şimdilerde kalkınma olarak sunulan, aslında ekonomik büyümeden başka bir şey değildir. Başka türlü ifade etmek istersek, sermayenin büyümesidir… Azgelişmiş dünyanın bir ülkesinde çokuluslu bir şirket, ana şirketin uzantısı olan bir şube kurduğunda, neyin nasıl üretileceğine, yabancı sermaye yatırımı yapılan ülke değil, bizzat çokuluslu şirketin kendisi karar veriyor. Kurulan üretim ünitesi, kurulduğu ülke ekonomisiyle yatay bir tamamlayıcılık ilişkisi içinde değil, ana şirketle dikey bir tamamlayıcılık ilişkisi içinde bulunuyor. Böylece, toplumsal dokuyla pek uyuşmayan küçük adacıklar oluşuyor. Yabancı sermaye yatırımını gerçekleştiren şirket, makinaları, teçhizatı, ekseri ara-mallarını, kimi zaman hammaddeyi bile kendi sağlıyor. Bu tür yatırımlar arttıkça, ekonominin tamamı da emperyalist dünyanın bir uzantısı haline geli-yor. Giderek, ülkede yapılan üretim, o toplumun ihtiyaçlarından bağımsızlaşıyor. Daha önce başka yerde ifade ettiğimiz gibi, bir ülkenin kalkınma hedefleriyle, çokuluslu şirketlerin kâr elde etme amacınınçakışması, söz konusu ülkede teknolojik düzeyi yükseltmesi, toplumsal refahı artırması arasında doğru yönde bir ilişki kesinliği yoktur.

Bu konuda fikir edinmek için serbest üretim bölgelerine bakmak yeter. Yegane amaç, ucuz işgücünü sömürmektir… Makina ve teçhizatın %100’ünü, yarı-mâmul girdilerin %70’ini, hammaddenin %50’sini ithal ederek kurulan bir işletme, teknolojik düzeyi yükseltmek bir yana, bir de bu tür pahalı ithalat yüzünden ödemeler dengesi ve dış borç sorunu ortaya çıkarıyor. Azgelişmiş ülkelere yönelik ‘teknoloji transferi’, kapsamlı ve uzun erimli bir kalkınma projesinin yokluğunda, sadece teknolojik bağımlılığı artırıyor. Başka türlüsü de zaten mümkün değildir. Zenginlerden yoksullara doğru olan ‘teknoloji transferinden’ çok söz ediliyor da, yoksullardan zenginlere doğru olan transfer pek söz konusu yapılmıyor. Zira, teknolojik gelişme için olmazsa olmaz koşul olan yetişkin emeğin önemlice bir bölümü emperyalist ülkelere kaçıyor, kaçırılıyor.

Birleşmiş Milletler Örgütü’nün verdiği rakamlar, bu konuda fikir verecek nitelikte: 1960-1987 döneminde, Üçüncü Dünya Ülkelerinden sadece ABD’ye göç eden yetişkin insan gücü (araştırmacı, mühendis, akademisyen, vb.) 825.000’e ulaşmıştı. 1995 de ABD’de bilimsel ve mühendislik projelerinde çalışan uzman sayısı 12 milyondu. Bunun %72’si Üçüncü Dünya doğumluydu.14 Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) verdiği rakamlara göre, yaklaşık 100.000 diplomalı Afrikalı, ‘Kuzey’ denilen emperyalist ülkelerde çalışıyor. Bu rakam, Kıta’nın yetişkin işgücünün yaklaşık üçte biri… 1980’li yıllarda yıllık ortalama yetişkin işgücü kaybı (kaçışı) 15.900 iken, bu rakamın 1999 da 21 000’i geçtiği tahmin ediliyordu… Sovyet Blokunun çökmesinin ardından Batı’ya kaçan yetişkin işgücü, devasa boyutlara ulaşmıştı. Sadece 1995 yılında 10 bin Bulgar akademisyen ve araştırmacısının ülkeyi terk ettiği tahmin edili-yor. Bir başka çarpıcı örnek, Hindistan’dır. Bu ülkedeki her 100 üniversite mezunundan 40 ilâ 50’si dışarıda çalışıyor. Bunlardan 100 bininin ABD de çalıştığı tahmin ediliyor. Bunların yetişmesi için Hindistan’ın kişi başına ortalama 15 ila 20 bin dolar harcadığı düşünülürse, nereden nereye teknoloji transferi yapıldığı ve bunun kimin için ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır…

Fakat bir başka garâbet daha var: Afrika’da 100.000 Batı kökenli ‘uzman’ çalışıyor… Saçmalık şurada ki, Afrikalı uzman kendi yurdunda iş bulamadığı için Batı’ya kaçıyor, güya ‘uzman açığını’ kapatmak için de, Kıta’ya Batı’dan çok sayıda uzman ithal ediliyor. Bu durum karşısındaki şaşkınlığını ifade eden Fransız, INED ‘in (Ulusal Demografi Etütleri Enstitüsü) başkanı Alain Parant, şunları söylüyordu: “ Kalkınmakta olan ülkelerin uzmanlarının birçoğu, Kuzeyden gönderilenlerle aynı işi yapmaya ehil olduğu halde, yine de uzman ithal ediliyor. Aksi halde bu bizim yüksek ücretli uzmanlarımızın sonu ne olurdu?” Kural her zaman aynı: Üçüncü Dünya’nın beşeri kaynağını sömürmek… Kendi uzmanını Üçüncü Dünya’da astronomik ücretlerle çalıştırmak, ama, Üçüncü Dünya’dan gelenleri ‘ucuz emek’ olarak istihdam etmek… Velhasıl yoksulların zenginlere ‘teknolojik yardımı’…

Çokuluslu şirketlerin ekonomik ağırlıkları arttıkça, ‘doğal olarak’ politik etkinlikleri de artıyor. Dünyanın her yerinde, ama, asıl Üçüncü Dünya Ülkelerinde kolaylıkla politik müdahalelerde bulunabiliyorlar. Bu ülkelerdeki üst düzey bürokratları etkileyerek ekonomik kararları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebiliyorlar. Bürokratları ve siyasetçileri ‘satın alıyorlar…’ Bir çok ekonomik karar birimini (ekonomik politikaları) doğrudan veya dolaylı olarak yönlendiriyorlar. İktidara gelmesini istedikleri siyasi partileri veya diktatörleri, askerî diktatörlükleri, teokratik ve otokratik rejimleri destekliyorlar… Hükümet darbelerini finanse etmek üzere kesenin ağzını açıyorlar… Üçüncü Dünya Ülkelerindeki çıkarları için kendi devletlerinin müdahalesini sağlıyorlar, vb… Bu konuda en çok bilinen iki örnek, iki Latin Amerika ülkesiyle ilgilidir. 1954 yılında bir Orta Amerika ülkesi olan Guatemala’nın reformist başkanı Arbenz, Bir tarımsal-endüstri (Agro-business) çokuluslusu olanUnited Furuit Company’nin kullanmadığı, boş bıraktığı toprakları, hem de bedelini faiziyle birlikte ödeyerek, kamulaştırıp, topraksız köylülere dağıtmak istediğinde, ABD ülkeyi işgal etmişti… Bir başka ABD kökenli çokuluslu olan International Telephone and Telegraph (ITT), Şili genel seçimlerinde sosyalist Salvatore Allende’nin başkanı olduğu Unidad Popular’ın iktidara gelmesini engellemek için, 1 miyon dolar harcamaya hazır olduğunu CIA’ya bildirmişti. ITT’nin bu teklifi o aşamada kabul görmese de, her ne pahasına olursa olsun, Allende’yi düşürmeye kararlıydı… ABD çokulusluları Allende’ye yönelik baskıyı artırdılar, kredilerin kesilmesini sağladılar, rakip partileri desteklediler, ülkede karışıklıklar yaratmak için ne gerekiyorsa yaptılar. Allende’nin Kennecott ve Anaconda’nın işlettiği bakır madenlerini millileştirmesi, bardağı taşıran son damla oldu ve Unidad Popular, ABD tarafından kademe kademe tezgahlanan kanlı bir askeri darbeyle (11 Eylül 1973) iktidardan uzaklaştırıldı… Salvatore Allende kahramanca direndi, ama, başkanlık sarayında öldürüldü. Ondan sonrası herkesin mâlumudur…

Çokuluslu şirketler, dünyayı bir yağma alanı olarak gördükleri sürece, insan ve doğa karşısında asgari ‘etik duyarlılığa’ sahip olmaları, sorumlu davranmaları mümkün değildir. (Kapitalist sistemde etik sorunu üzerinde elinizdeki kitabın IX. bölümünde duracağız.). Özellikle her türlü devlet müdahalesinin ve düzenlemenin lânetlendiği, deregülasyonun yüceltildiği küresel kapitalizm çağında, insana ve doğaya ve-rilen zararlar inanılmaz boyutlarda artmış durumda. Özellikle Üçüncü Dünya hükümetleri, “ne pahasına olursa olsun, yeter ki, çokuluslu şirket gelsin” aymazlığı içindedirler. Bunlardan çok azı, asgari ulusal bir duyarlılık ortaya koyabilmektedir.

Çokuluslu şirketler, çevre ülkelerde, işçi sağlığı, genel olarak insan sağlığı ve çevreye ilişkin kendi ülkelerindeki kadar bile duyarlı davranmıyorlar. Her halde bu konuda ilk akla gelen örneklerden biri, bir ABD çokuluslusu olan, Union Carbide’ in Hindistan’ın Bhopal kentindeki şubesinde meydana gelen talihsiz olaydır. Şirketin yeterli güvenlik önlemi almamasının sonucu ortaya çıkan bu felakete ‘kaza’ denilip geçiştirildi… Oysa, 40 ton letal gazının çevreye yayıldığı ilk üç günde 8.000 kişi ölmüş, 520.000 kişi zehirli gaza maruz kalmış, 150.000 kişi de zehirlenme sonucu süreklilik arz eder şekilde hastalanmıştı. Aradan onca yıl geçtikten sonra, hâlâ her iki günde bir kişi ölü-yor… Böyle bir kaza olabilir mi? Sadece ilk üç günde ölenlerin sayısı, ABD’deki 11 Eylül saldırılarında ölenin yaklaşık iki buçuk katıydı… Bunu kimse terör eylemi saymadı. Olayın ertesinde hiçbir ülkeye savaş da açılmadı… Böylesi trajediler sıradan bir kaza sayılıp geçiştirilirse, başkaları da hiçbir zaman gerektiği gibi gündeme gelip tartışılmaz ve gereği yapılmaz.

Atmosferin ısınmasına, dolayısıyla iklim değişikliğine neden olan sera etkisi yapan gazların yarıdan fazlasından çokuluslu şirketler sorumlu. Aynı şekilde ozon tabakasının delinmesinde de söz konusu şirketlerin payı büyük. Çevreye zarar verici maden çıkarma yöntemleri için de aynı şey söz konusu. Alüminyumun %63’ünü sadece 6 çokuluslu şirket çıkarıyor. İhracata yönelik hububat maddelerinin %80’inin üretildiği toprakların %80’i az sayıdaki çokuluslu şirketin elinde. İhracata dönük üretim, temel gıda maddeleri üretimi aleyhine gerçekleşiyor ve bu durum açlık da dahil sayısız insanî sorunlar ortaya çıkarıyor.

23 çokuluslu şirket, pestisit (zararlı böceklerle mücadele ‘ilacı veya ‘zehir’) üretiminin %90’ını gerçekleştiriyor. Bu zehirlerin kullanımı sonucu sayısız hastalıklar ortaya çıkıyor. Bir çok pestisit, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde yasaklanmış olmasına rağmen, Üçüncü Dünya’ya ihraç edilmeye devam ediliyor. 1980’li yıllarda ABD tarafından ihraç edilen pestisitlerin %25’inin ABD’de kullanılması yasaklanmıştı.15 Pestisitlerin kullanımı sonucunda, insanların bazı hastalıklara karşı bağışıklığı yok oluyor, kanser, kadınlarda düşükler ve sakat doğum, karaciğer bozuklukları, sinir sistemi bozukluğu, daha bir çok hastalık ortaya çıkıyor. Suyun, toprağın ve havanın kirlenmesinin ileriye dönük sonuçlarını düşünmek bile rahatsız edicidir. Oysa, çokuluslu şirketlerin sözcüleri, geçerli ekonomik büyümenin, hem yoksulluğu ortadan kaldıracağını, hem de böylece, çevre koruma için gerekli kaynağın yaratılacağını ileri sürüyorlar…

Çokuluslu şirketler, son dönemde bir de biyolojik korsanlık denebilecek bir maceraya girişmiş durumdalar. Bilindiği gibi, dünya genetik zenginliğinin dörtte üçü Üçüncü Dünya’da bulunuyor. Biyolojik çeşitlilik kaynağının yağmalanması demek, yaşamın kaynağının yağmalanması demektir. Şimdilerde özellikle agro-chimi (kimyasal tarım) alanında faaliyet gösteren çokuluslu şirketler, Dünya Ticaret Örgütü’nün de suç ortaklığıyla, yeryüzünün genetik zenginliğini, telif ve mülkiyet haklarını ele geçirmek üzere yoğun bir faaliyet içindeler. Bilindiği gibi, biyolojik zenginlik, ilaç yapımı için büyük önem taşıyor. İlaç yapımında kullanılan biyolojik zenginliğin %90’ı Üçüncü Dünya’da bulunuyor. Dünya’da üretilen ilaçların yarıdan fazlası Üçüncü Dünya’daki bitkilerden, sebzelerden, vb. sağlanıyor. Üçüncü Dünya ‘yerli halklarının, ürettiği, koruduğu, geliştirdiği bitkiler ve onlardan üretip, nesilden nesile taşıdıkları ‘ilaçlara’, şifa araçlarına çokuluslu şirketler el koyma telaşında.

Gerçi dünyanın biyolojik ve genetik zenginliğinin % 90’ı Üçüncü Dünya Ülkelerinde bulunuyor ama, Dünya’daki telif haklarının (telif, lisans, patent.) %90 dan fazlası emperyalist ülkelerin çokuluslu şirketlerin elinde… Bir kere söz konusu zenginlik çokuluslu şirketlerinin eline geçti mi, bunların Üçüncü Dünya’ya nasıl satıldığını, yağmacıların elinde nasıl bir koza dönüştüğünü, söz konusu halklara kendi ellerinden kaçırdıklarının kaça mâl olacağını tahmin etmek zor değildir. Şimdilerde ilaç satışlarıyla sağlanan aşırı kârlar, devasa boyutlara ulaşmış durumda. Aynı ilaç kırk-elli farklı ad ve ambalajla satılıyor ve aynı içerik ve etkiye sahip ve aynı şeyden yapılan ilaçlar arasında bazen bire yüz fiyat farkı olabiliyor… ABD de 700 kadar temel ilaç maddesinden 35 000, Hindistan’da 15 000, Norveç’te 2000 farkı marka ilaç üretiliyor… İlaçların üretim maliyetiyle satış fiyatı arasında astronomik fark var ve reklam harcamaları fiyatları şişirmede önemli bir faktör.

Üçüncü Dünya toplumlarını tehdit eden bir şey de, genetik manipülasyondur. Canlı organizmaların, bitki ve hayvanların, vb. genetik yapıları üzerinde oynanarak, bu yapılar değişikliğe uğratılıyor. Bu tür müdahaleler özellikle agro- endüstri firmalarının elinde hem yüksek kârlar sağlamasını, hem de korumasız Üçüncü Dünya köylülerinin, çokuluslu tarımsal tekellere daha da bağımlı hale gelmesini sağlıyor. Geleneksel tarımı, bin yılların mirası olan tarımsal üretim yöntemlerini yok ediyor. Çiftçilere genetik olarak değişikliğe uğratılmış tohumlar satılarak, ve bu yolla bağımlılık yaratılarak, geçimini topraktan sağlayan yüz milyonlarca, milyarlarca insanın yaşam kaynağı kurutuluyor. Bilindiği gibi, genetik değişime uğratılmış bir bitki tohumu, birinci yıl belki ‘normalden’ daha çok ürün alınmasını sağlıyor, ama ilk yılın hasadından tohum kullanmak mümkün olmuyor (genetik müdahale ‘bir yıllık’ ürün için kurgulandığından). Çiftçiler ikinci yıl tohumunu da aynı kaynaktan sağlamak, velhasıl bir avuç tohum için binlerce dolar ödemek zorunda kalıyorlar.

Şahin Artan, bu konuda şunları yazıyor: “Genetik olarak değiştirilmiş bir ürünün patentine sahip olan şirketler, o ürünü çiftçiye sadece bir kerelik kullanmak üzere satıyorlar. Aynı ürünü yeniden ekmek isteyen çiftçi, her seferinde tekrar ürünü satın almak zorunda kalıyor. Biyoteknoloji şirketleri, bunu garantiye alıp korsan tohum kullanımını engellemek için “Terminatör Gen” adı verilen bir teknoloji de geliştirmiş durumdalar. Bu teknolojide, ilk ekildiğinde ürün veren, kalan tohumlar ikinci kez ekildiğinde ise ürün vermeyen “katır” türler gene genetik mühendisliğiyle geliştiriliyor. Böylece binlerce yıldır toprağı ekenin “doğal hakkı” olan “kalan tohum” , hak olmaktan çıkıp sömürünün son ve en güçlü halkası haline geli-yor.”16 Cengiz Başkaya, “Sarıgöl Dindarlı Köyünde, domates üretimi için temin edilen, İsrail kaynaklı tohumun kilogramının 23 milyar liraya mal olduğunu öğreniyoruz. Bir kilogram altın ise 17 milyar TL’ye alınabilir”17 derken, tohumun üretici köylünün elinden nasıl çıktığına, nasıl bir sömürü ve baskı aracına dönüştüğüne gönderme yapıyor… Tohumu, gübreyi, zararlılarla mücadelede kullanılan pestisitleri, ve diğer girdileri çokuluslu tarımsal endüstri tekellerinden sağlayan çiftçi, elde ettiği ürünü de aynı çokuluslulara satmak zorunda… Artık bilinen anlamda ‘bağımsız üretici’ olmaktan çıkıp ‘ yeni tür bir serf haline geliyor… Belirli bir eşik aşıldıktan sonda da kaderi bütünüyle dünyanın yeni efendileri tarafından belirleniyor… Küresel kapitalizm, sadece proleterleşmeyi hızlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda ‘şimdilik’ toprağa bağlı kalanları da modern serfler’e dönüştürüyor.

Dipnotlar

1   La situation de la classe laborieuse en Anglaterre, Éditions Sociales, Paris, 1961, p. 118.

2   G. Macy den aktaran Cook and Cohen, Effecs of mergers, pp. 353, 367, 386 in Ernest Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı II, Suda Yay, çev: Orhan Suda, 1974, s. 250.

3   İn Ernest Mandel, a.g.e. s. 239.

4   Jacques Gouverneur, Kapitalist Ekonominin Temelleri, (Çev: Fikret Başkaya), İmge, 1997, s. 125.

5   La puissance des véritables maîtres du mondeCes firmes géantes qui se jouent des États, Le Monde Diplomatique, Décembre 1999.

6   Ibid.

7   Bazı tahminler bu sayıyı daha düşük gösteriyor ama yapılan analizin sağlığı bakımından, rakamların biraz daha büyük veya küçük olması önemli değildir.

8   Richard J. Barnet, Lords of the Global Economy, The Nation, 19 December, 1994.

9   Bkz: The End of Jobs, Harper’s , Sept. 1993.

10 World Investment Report, 1994, s. 175.

11 Michel Chossudovsky, Les pauvretés de Nations, in dossier Cadtm-Gresea: Banque mondiale/FMI, ça suffit!, no: 12, troisième trimestre 1994.

12 Bu konuda bkz: Denis Horman, Commerce mondial, une clause sociale pour l’emploi et les droits fondamentaux?, Ed. L. Pire et CETIM, 1996, 260 pp.

13 Som Deo, Multinational Corporation and the Third World, Ashish Publishing House, New Delhi, 1986, pp. 75-76; Dalip S. Swamy, Multinational Corporations and the World Economy, Alps Publishers, New Delhi, 1980, pp. 118-119, Bu konuda ayrıca bkz: World in Their Web…

14 Deirde Griswold, The Major Issues in the South-Nord Relations, in Devlelopment and Socio-Economic Progress, may-august 2003, no: 85, pp. 46-58.

15 Bkz: Greenpeace International and Pesticide Action Network- FRG, October 1990, p. 2.

16 Biyoteknoloji: Tohumun Çiftçiden Kopuşu, Siyasi Gazete, Aralık 2003, yıl 2, sayı 6.

17 Şirketleşen Tarımwww.ozguruniversite.org, 13 Mart 2004.

 

Reklamlar
Posted in: Eleştiri