Elektronik Benlikler – Selma Yıldız

Posted on Ekim 25, 2007

0



 

“İnsana maskesini çıkarmasını öğütlemiyorum (bu maskenin ardında yüz yok), ondan istenebilecek şey, durumundaki yapaylığın bilincine varması ve bunu itiraf etmesidir.
Yapaylığa mahkumsam…
Eğer kendim olmama hiç izin verilmediyse…”

Gombrowicz


 

“Bilinçdışı, bir insanın toplumsal etkiler tarafından belirlenenlerin dışında kalan her türlü bilinç haline verilen addır.” (Erich Fromm, s; 49)

Yeni teknolojilerin bilinçdışına yöneldiğine dikkat çeken McLuhan’a göre de; “bugün, yeni elektronik ortamda, Descartes artık pek önemsenmemekte ve insanlar artık bilinçdışına, eskiden kartezyen bilincin parıltılı anlarına vermiş olduklarıyla aynı parçalı dikkat ve kabulü göstermektedirler.” (Kadife Karanlık, s; 69)

Yeni teknolojiler bilinçdışına yönelerek bu alanı da belirler olmuşlardır. Bilinçdışını kavramak, anlamak, gerçeği keşfetmek anlamına da gelir. Bilinçdışımıza yönelen yeni teknolojiler, gerçeği bizim yerimize keşfettiği gibi, bu keşfedilenler hipergerçeklik olarak bizlere geri dönüyor, bilinçaltımıza işleyerek bizi esir alıyor.

McLuhan, “Understanding Media” isimli kitabında “Medyanın çıkardığı kitlesel, siyasal, ekonomik, estetik, psikolojik, moral, ahlaksal ve sosyal neticelerle dokunmadığı, etkilemediği ve değiştirmediği bir yer ve bir şey bırakmaz” (Kadife Karanlık, s; 72) tezini ele alır.

Bu, “insanın uzantısı olarak nitelenen medyanın insan ruhuna, duyusuna ve insan psikolojisine yaptığı özel etkilerdir. Yani kişilerin iç doğasını, iletişim teknolojisi yoluyla direk değişimini ele alan” (Kadife Karanlık- s; 72) tezdir.

McLuhan’ın bu teziyle elektronik medyayı ve etkilerini bir başka açıdan okumayı deneyelim.

Medyanın yaşamımızın her alanına girdiği bu süreçte benlik denilen ne durumdadır?

Elektronik medyanın ürettiği elektronik benlikler olabilir miyiz? Birbirinin aynı, birbirinden izler taşıyan, gerçekte ne ise o olmayanın simüle edildiği, kopya benlikler…

Foucault’nun, Magritte’nin figüratif pipo resmine bakarak, “Bu Bir Pipo Değildir” yazmasındaki anlamda, yani, görünen şeylerle, söylenen şeylerin arasındaki farkı, anlamın zorluğunu anlatmasına odaklandığı” (Kadife Karanlık-s; 80) anlatımını medyanın etkilerine modelleyelim.

Foucault, bu anlatımında figüratif pipo resmine bakarak “Bu Bir Pipo Değildir” derken, elektronik medya ekrandaki görüntüler eşliğinde “Bu “sen”sin” diyor. Medyanın kurguladığı bir figür olarak insansın. Elektronik bir “ben”sin. Bu arayüzey, Foucault’nun “insanın sonu” dediği ya da Nietzsche’nin “son insanı”ın bulunduğu bölge değil midir? Bu alanda, Foucault’nun odaklandığı anlamın zorluğundan bahsetmek olası değil artık. Medya anlamı üretmiştir, söylediği şeyi görüntülerle desteklemiş, simüle etmiştir. Bahsedilen hipergerçekliktir, görünenin, söylenenin yaptığı sadece gizlemektir, anlamı zedelemektir.

Elektronik medyanın ürettiği elektronik “ben”leriz. Birbirimizin aynısıyız. Aynı görüntülere aynı tepkileri vermeye, aynı müzikten aynı duyguları hissetmeye, aynı yemekleri, aynı mekânları, aynı giysileri giymeye kadar her alanda üretiliyoruz. Kendi benlik inşamızdan söz edemiyor, çok çok “ben”lerimizin simülasyonunu izleyebiliyoruz. Ben-olmayı, ben-olmamayı karıştırdığımız, kendi benliğimizi kuramadığımız bu alanda artık bahsedilecek olan, elektronik benlikler değil midir? Yeniden yeniden üretildiğimiz bu alanda benliklerin çokluğu karşısında bir “benlik”ten bahsedebilir miyiz? Benliğimizi ve kişiliğimizi algılamada derinleşebilir miyiz?

"Medya onu sürekli seçme talepleriyle bombardımana uğratır; ona aslında ne istediğini (hangi kitabı, elbiseleri, TV programını, tatil yerini… istediğini) bildiği farzedilen özne olarak hitap eder. Gelgelelim, daha temel bir düzeyde, yeni medya özneyi neyi istediğinin bilgisinden radikal bir biçimde mahrum bırakır. Büyük Öteki sizin üzerinizde, ancak size gerçekten neyi istediğinizi söyleyecek kimse olmadığında, seçimin bütün yükü sizin omuzlarınıza yüklendiğinde, tam bir hakimiyet kurar ve seçim fiilen ortadan kalkar- yerine sadece sureti geçer." (S.Zizek, s: 195)

Seçim fiilen ortadan kalkmışsa farklılıktan da söz edemeyiz. Aynılığın arayüzeyindeyiz. Bu alanda “ben” çatallanmış, kimlik, benlik ve gerçeklik duygularımız aldatıcı duygular olmuştur.

Konuşma ve iletişim için en az iki kişi gereklidir. Konuşan “ben” zamirini kullanırken, dinleyen “sen” zamirini benimser. Elektronik medya da konuşan kişiyi temsil etmekte, konuşan “ben” olarak kendi gerçekliğini bir hipergerçeklik olarak sunmaktadır. İnteraktif sözün rehinesiyizdir artık. Elektronik medya kurgusal bir evrense, bu evrenlerde yaşayan benler elektronik “ben”lerdir. Özne ölmüştür. Kendilik yaratıp, kendi benliğinden kaçma çabasında olan bir interaktif özneden bahsetmek gerekecektir. Kimsenin ötekisi olmayan bir öznedir artık. Ötekiyle yüz yüze gelemediğinden kendi kendisiyle çatışan bir öznedir. Nefretimiz kendimize dönük, sevgimiz kendimizedir. Öteki artık içimizdeki ötekidir. Foucault’nun dediğinin aksine benlik bize verilidir artık. Kendimizi yaratmak zorunda değiliz, bizim yerimize tasarlanan, bizim yerimize yaratılan bir benlikten bahsedilmektedir. Benliğin yaratıldığı bu arayüzeyde artık direniş yoktur, estetik kaygı yoktur, hakikat yoktur, özgürlük yoktur. Çeşitli şekillerle bir benliğe sahip-miş gibi yapmamızın, buna inanmamızın istenildiği bir alandır.

Temsil eden, temsil edilenin yerine-geçtiği ölçüde onu yok eder. (Mukadder Erkan, s; 43)
Medya da “ben” i temsil ederken, “ben”im yerime geçmiştir. Özne ölmüştür. Medya, tüm yaşamımıza eklenerek, yapışarak, yerine geçerek hipergerçeklik olmuştur. Yabancılaştırarak sahip olmuştur. Elektronik benlik, benliğin imhasıdır. Beckett karakterleri gibi “kendi kimliğini aramaz, ondan kaçar.”  (Mukadder Erkan, s; 45)
“Artık benlik, yaratma yetisinden uzaklaşır, benliğin öznelliğine dönüş yoktur; o belirleyen değil, belirlenendir, tasarlayıp kuran değil, bir tasarımdır.”  (Mukadder Erkan, s; 44)

“Biriyle karşılaşmamanın tek yolu onu izlemektir.” (Baudrillard, s; 161)
Kendimizle karşılaşmamak için kendimiz–miş gibi olanı, kendi simülasyonumuzu izliyor, takip ediyoruz. Sahte kendilikler arasında boşuna kendi izimizi arıyoruz. Bir izimiz, bir gölgemiz yok artık. “Gerçekleri izlediniz” diyen TV karşısında izlerini, gerçekliğini yitirmiş elektronik “ben”leriz. Kendi benliğimizi yaşadığımızı sanıyor, yeni teknolojilerin bize uygun gördüğü role, kimliğe bürünüyoruz. Bunun da gerçek kendimiz olduğu fikrine kapılıyoruz.

Oysa;

Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz.
Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz.
Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz.
Ekranlar, videolar, röportajlar arasında yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı görüyoruz.
(Baudrillard, s; 169)


Kaynakça

  • Kadife Karanlık ; Su Yayınevi
  • ERKAN Mukadder; Samuel Beckett; Çizgi Yayınevi
  • ZİZEK Slavoj; Kırılgan Temas; Metis Seçkileri
  • FROMM Erich; Yaşama Sanatı; Arıtan Yayınevi
  • BAUDRİLLARD Jean; Kötülüğün Şeffaflığı; Ayrıntı Yayınları

Reklamlar
Posted in: Uncategorized