Mürekkep balığı

Posted on Mart 10, 2006

0



Mürekkep balığı    
Yazar özlem sezer   
özlem sezer
   Ey arzuhalcı, ben seni sevmeye farz kılındım

I.
pasaklı bir yürekti benimki
çeri çöpü ayırt etmeyi bilemedi
ve aşk merhemini yitirdi
aşk merhemini yitirdi!

suyu avuçlayacak derman
tek kurşun, tek hece, aşk…
sevgilinin isminden bir harf
hepsinden daha yakındı, daha sıcak
ama her zaman bir sonra daha sakladı bana
saksıyı parçalayan eflatun açelya
eteğini savura savura gelen kasırgacık kahpe
yeni bir yaraya daha yer kalmadı belleğimde
derken nasıl olduysa birden sesim irtifa kaybetti
gökten bulut değilse de
cemalimizden gözlerimiz çekildi
 

gölgem ki,
dokuduğum yini benden önce giydi. 

II.

ey zeytin ağacı
elbet senle geçimliydim
el kapısında gezinmeseydin 

dinmedi uğultusu işitmediğim sözlerin
içime çok fazla kelime atmışım dedim
yerimi bildim, toprağın altına çekildim 

yine de yorgun bir su fısıldadı benimle
ve eğilerek yosunlanmış bir küpün en dibine
düştü aşağıya, yeryüzüne değin düştük birlikte 

oysa yeryüzü artık benim yüzüm değil
kiraz çiçeklerini saymak
cüzzamlı ele nasip değil 

ey zeytin ağacı, desem ki
bir çelenk ör bana
bilirim, bu baş bende değil 

III.

ne vakit anlayacak kadar mutsuz oldumsa
orada kırdığı aynalara çekti aldı beni
alnımda pupa yelken çizgilerim
dilimdeki damlayı yakan kelime, sevgilim
bahçedeki güllerin bencil rahatı için
kardelenin toprağının sökülmesinden bildim
ben kervansaraya alınacak
“yol arkadaşlarından” değildim
 

elimde eprimiş keten, ıssız bir güzdü eğirdiğim.

IV.

 

yamalarım rüzgâra karşı dayanıklı değil
güneşi hissedemez ellerim
parmak uçlarım bir kayaya yapışmış, mosmor
gözlerim uçurumu ölçüp biçmede
vakit ki, senden umarım kalmadı diyor
nedir senden çektiğim vakit eyy
sol cenapta bir şey sızlıyor
o saklanmaz kabahatimde
ki çöl çiçeği işte, geceye uzanıyor
kumlar savruluyor yaprakları açılırken
ama yanında yamacında
bir kuru ot bile bitmiyor 

eyy hayat, benden kaçırdığın ilmekle
kim kime o yoksul abayı baht diye örüyor? 

V.

kulağımı kestim, sana verdim
ayçiçekleri ver bana karşılığında
kiraz dallarıyla ağırdan, güneşlerle usulca
bizim de bir evimiz barkımız vardı, vardı ama
eyy şiir söyle, ola ola metresin mi oldum sonunda 

artık söyleme, söyleme şimdi neye yarar
ağzını açtığın an yere çarpıp parçalanır
ödünç aldığım kanatlar
 

şairin hayatla yüklenip boşalmaktan yorgun belleği
yalancı çıkarıyor şimdi en çok alkış alan şiirlerini
ne vakit bir cümle inşa etse devriliyor, öyle değil mi
söyleme, ne söylesen incitiyor beni 

mülteciler bilmez sığındıkları ülkenin dilini
 

inceden inceye öğütüyor gün ışığını şafağın değirmeni
şarap gibi aydınlık, kadeh gibi kırılgan
inceden inceye öğütüyor işte hayat
kum olup, akıp gideyim diye
avuçlarından sessizce

lâkin ey şiir dön geçtiğin yerlere de, öyle söyle
sahi bana yer kalmadı mı rahminde?

VI.

böyle haydut gibi yaş aldıkça
sabahları eşiğine ekmek atıp
kapısına bir kedi alıştıramıyor insan 

şarap yaksam, tütün yaksam
çıksam dağ başına bir kayaya yaslanıp uyusam
daha elimi sürmeden uykuya dalıyor akşam 

eyy benim iki yakası biraraya gelmeyen sevdam!
 

 

VII.

 

tuz damlıyor saçaklardan
öpüştüğüm akşamlar gibi
sığındığım saçaklar diyorum
neden hep akşamüstlerine denk geliyor
tuz demir damlaların içinden akıyor 

belki de taştan bir nehirim ben
kimse yatağım, çağlayanım olmak istemiyor
 

VIII.

 

hani ya o bulutta dörtnala at koşturan aşk
sabrım kalmadı, doğuramazsam ölürüm
gittikçe büyümekte içimdeki bu taş 

çiçek ve bal özüyle, bir tek gecede açan
yaslı menekşelerin derbeder rengiyle
ovduğun, avunduğun toyluğa ırak kalmış beden
yazgına alın yazısı biçtiğin o yaren…
nerde, hani, şimdi hangi kuyunun dibinde? 

çocuklar iyi değil, kendinde göçebelere.

IX.

 

öyle silik ki harfleri
okunmuyor göktaşlarına ağan yazın
ey şair, ey mürekkep balığım
bir isteğe kabirdir şimdi o gövdende taşıdığın
bilmem ki ne yapıyorsun kuruyunca ağzın
sen anca pencerelere yaraşan kadın
belki de rahmini almalısın 

X.

kendimi neslinden bilmediğim bir iyiliğe
taş gibi atıldım kuyunun dibinde çağıldayan
ve her şeyi kolayca, ama kanatları kırarak alan
o kırığı un ufak cam parçalayan nehre
 

içi boşaltılmış, bakıştan arınmış kelimeler
yasımı tutmak istersen ey şah-ı peder
senin durduğun yerden üç gün çeker
 

şimdi ben yirmi dokuz yaşında
siyah-beyaz eski bir filmin
şeritleri çoktan kopmuş alnacında
evlat edinilmeyi bekleyen
tohuma kaçmış o küçük kız
şefkâtin sözcüğü bile içimde
yalnız ve köhnemiş, puslu bir yıldız
dönüp duruyorum aradığım göklerde
ve artık çok geç sığınmak için
olmayan bir babanın merhametine 

eğri parmaklarım, gözümün rengi
ve altları yeşil kalemle çizilip de
içinden bir kelime bile başa akmamış
bir kitaplıktan, bir de umarsızlıktan başka
eyy yakıp yıktığı denizlerde
hayalet bir gemi olan sıla baba 

benim bir karanfil kökünden başka
verecek borcum yok gayrı sana

Reklamlar
Posted in: Books